TBMM’nin 100. yılına demokrasi penceresinden bakmak…
23 Nisan 2020 , Perşembe 08:22
  • Denge ve Denetleme Ağı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) kuruluşunun 100. Yıl dönümünde düzenlediği yayınlarla yasamanın dününe ve bugününe demokrasi penceresinden bir bakış sunmaya çalışıyor. Meclis’in bir asırlık geçmişi denge ve denetleme perspektifinden ele alınıyor. 

    Yayınların ilkinde Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Serap Yazıcı ve siyaset bilimci Prof. Dr. Ahmet Demirel ile Türkiye’de yasamanın tarihine bir yolculuğa çıkılırken, İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü Prof. Fuat Keyman ve TOBB Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fahri Bakırcı’nın katılımıyla gerçekleştirilen ikinci yayında ise güçlü ve etkin bir Meclis için bugün yapılması gerekenler masaya yatırıldı. 

    100 yılda yasama üstünlüğünden yürütme üstünlüğüne

     “100.Yılında Meclis’in Dünü ve Bugünü” başlıklı yayınların ilkinde  23 Nisan 1920’de kurulan I. Meclis’in Türkiye siyasal tarihindeki yeri ve önemi geniş bir şekilde ele alındı.  

    Prof. Dr. Ahmet Demirel, İlk Meclis’in hem Kurtuluş savaşını başarıyla yönetmesi hem de Cumhuriyet’in temelleri atması bakımından Türkiye tarihi açısından özel bir yeri olduğunu vurguladı. Hem yasama hem de yürütme yetkilerini elinde bulunduran I. Meclis için Demirel, “Meclis yasama ve yürütme yetkisini yalnız ve bizzat kendisi kullanabiliyor. Fakat bu kanunların yürütülmesi yetkisini de elinde bulundurmasına rağmen Anayasa'ya göre kendi memurları diye bakanları tek tek meclis üyesi içinden seçer. Bakanlar Kurulunun ayrı bir programı yoktur. Meclisin programı Bakanlar Kurulunun kendi programıdır. Yani Meclis kendi yetkilerine titizlikle sahip çıkmıştır. Arka arkaya sayısız kanunlar çıkartmıştır ve yasama yetkisini başka herhangi bir organla paylaşmamıştır” ifadelerini kullandı.  

    Demirel, yasama üstünlüğü prensibine dayanan I. Meclis’te Dışişleri Bakanı’nın diplomat atama yetkisine kadar yürütmeye ilişkin her konunun açıklıkla tartışıldığını, bugün ise Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi ile tamamen yürütmenin üstünlüğü prensibine dayanan bir modele geçildiğini belirtti. 

    "I. Meclis temsil gücünü çoğulculuğundan aldı"

     Prof. Dr. Serap Yazıcı da, I. Meclis’in sahip olduğu üye kompozisyonu bakımından hem çoğulculuğu hem de sosyal çeşitliliği yansıtacak şekilde oluştuğunu, bunun Meclis’e çok önemli bir temsil gücü verdiğini dile getirdi. Yazıcı, Türkiye’de kabul edilen anayasalar içerisinde en demokratik yöntemlerle hazırlanmış olanının da bu Meclis bileşimi tarafından hazırlanan 1921 Anayasası olduğunu söyledi. 

    II. Meclis’ten başlayarak TBMM’nin bu özelliğini zamanla yitirerek asker ve sivil bürokrasinin ağırlığının hissedilir hale geldiğini ifade eden Yazıcı, bu askeri ve sivil bürokrasi hakimiyetinin 1961 ve 1982 Anayasaları yazan Kurucu Meclislerde çok daha güçlü hale geldiğine dikkat çekti. 

     

    "Vizyoner bir yaklaşımın işareti"

     Siyaset bilimciler Prof. Dr. Fuat Keyman ve Doç. Dr. Fahri Bakırcı’nın katıldığı yayında ise sistemin sağlıklı ve demokratik bir yapıya sahip olmasında yasamanın rolü Türkiye’den ve dünyadan tarihsel örneklerle ele alındı. 

    Fuat Keyman, Türkiye’nin parlamenter geleneği I. Meclis ile başlamamış olsa da, Kurucu Meclis olması, bir kopuşun ve yeninin kurulması için bir hamleyi temsil etmesi bakımından İlk Meclis’in büyük bir önemi olduğunu vurguladı. Keyman, aynı zamanda anti-sömürgeci bir savaşı yürüten bu Meclis’in halk egemenliğini kabul etmesinin,  istişareyi ve ittifakları benimseyerek farklılıkların bir arada bulunmasına olanak sağlanmasının büyük bir vizyonerliğe işaret ettiğini ifade etti. 

    "Sivil toplum güçlüyse demokrasi de güçlüdür"

     Yasama süreçlerine sivil toplumun katılımına ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Keyman, sivil toplum örgütlerinin, çıkar gruplarının oy veren halkla parlamento arasındaki bağlantıyı kuran, toplumun kolektif olarak örgütlenip kendi düşüncelerini siyasi alana aktardığı önemli bir mekanizme olduğuna dikkat çekti. Bu nedenle sivil toplum aktörlerinin güçlü olduğu yerlerde demokrasinin daha sürdürülebilir olduğunu, böylesi demokrasilerde sivil toplumun devlet ve hükümetler tarafından da desteklendiğini belirten Keyman, “Kimi ülkelerde sivil toplum çeşitli yollarla güvence altına alınıyor. Neden? Çünkü sivil toplum ne kadar güçlü olursa o ülkenin demokrasisi o kadar iyiye gidiyor. Sivil toplum ne kadar güçlü olursa o ülkede kutuplaşma yerine uyum daha fazla artıyor, güven artıyor. Devlet, hükümet ve toplum arasındaki güven mekanizmasını sağlanabiliyor” dedi. Keyman, son dönemde yükselen rekabetçi otoriter yönetimlerin de tam da bu nedenle  sivil toplumun güçlü olmasını istemediklerini ifade etti. 

    Sorunların giderek karmaşıklaştığı, risklerin arttığı bugünkü koşullarda, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar parlamentoların tek başlarına toplumun sorunlarına çözüm olacak yasalar çıkarmalarının mümkün olmadığını ifade eden Keyman, sivil toplum aktörlerinin ise belli konular üzerinde çalışıp, uzmanlaşabildiklerine, bu bakımdan siyasi partilerin üzerinde bir bilgi üretme kapasitesine sahip olduklarına vurgu yaptı. Keyman, “Siyasi partiler sivil toplum aktörleriyle ne kadar daha fazla işbirliği kurarlarsa kendilerini o toplumu anlamada, dünyayı anlamada, sorunları çözmede bilgi üretimi o kadar artıyor. Toplumun iyi ve adil, demokratik bir şekilde yönetilmesi için muhakkak partiler ile sivil toplum arasında işbirliği gerekiyor” dedi. 

    Sessiz Anayasa: Meclis İçtüzüğü

      Doç. Dr. Fahri Bakırcı da, bir parlamentonun gerçek anlamda bir müzakere organı olup olmadığını anlamak için o parlamentonun içtüzüğüne bakmak gerektiğini belirtti. “Meclisin ilk yaptığı iş müzakeredir. Bu müzakere ortamını sürdüremediğiniz ölçüde demokratik niteliğini kaybedebilir sistem” diyen Bakırcı, bunun en çarpıcı örneğinin Nazi dönemi Almanyası olduğunu ifade etti. Hitler’in Anayasayı değiştirecek çoğunluğu elde edemeyince, bunu aşmak için içtüzük değişikliğine başvurduğunu aktaran Bakırcı, içtüzük değişikliğin hemen ardından yapılan Anayasa değişikliğiyle de tüm yasama yetkisinin dört yıllığına yürütme organına verildiğini hatırlattı. Bakırcı, “Hemen ardından yeni bir seçime gidiliyor. Açık oyla seçim yapılıyor ve Hitler yüzde 96 oyla iktidara geliyor. Faşizmin iktidara gelmesi tamamen demokratik yollarla, demokratik bir Anayasayla olmuştur. Ama bu Anayasa’nın bu tür bir sistem değişikliğine izin vermesi ancak bir içtüzük değişikliğiyle mümkün olmuştur. Dolayısıyla içtüzükler zaman zaman siyasal yaşamda o kadar büyük etkiye sahip olurlar ki, bunlar anayasanın bile üstünde yer alabilirler. Bu yüzden içtüzüklere sessiz anayasa adı veriliyor” dedi. 

    Bakırcı, “Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir çok Anayasa Koyucu bir daha faşizm türü yönetim biçimlerinin söz konusu olmaması için içtüzüklerinin önemli kurallarını Anayasalarına koyarak katılaştırmışlardır ki, içtüzük değişiklikleri kullanılarak sistem değişikliğine gidilmesin” diye konuştu. 

    "Torba kanunlarla yasama by-pass edildi"

     Türkiye’de yakın dönemin yasa yapma süreçlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Fahri Bakırcı, torba kanun, temel kanun ve teklif görünümlü tasarı yöntemleriyle yasama sürecinin ciddi şekilde by-pass edildiğini ifade etti. 

    Bakırcı, AB Uyum Sürecinde Meclis’in kullandığı ve hızlı yasa yapma araçlarından biri olan paket kanun uygulamasının ilerleyen dönemde torba kanunlar şeklinde geleneksel kanun yapım tekniği haline geldiğine dikkat çekti. 

    Yine Bakanlıklar, kurumlar ve sivil toplum örgütlerinden görüşme alma sürecinin üzerinden atlamak için yürütmenin hazırladığı tasarıların teklifler şeklinde Meclis’e sunulduğunu belirten Bakırcı, 90’lı yıllarda büyük kanunlarda yapılması gereken zorunlu değişiklikler için gündeme gelen temel kanun uygulamasının da zaman içinde iktidarlarca yasama süreçlerini kısaltmak için amacı dışında kullanıldığını dile getirdi. 

    Bu üç yöntemle yasama sürecinde yapılması gereken müzakerelerin son derece kısaltılmış olduğunu ifade eden Bakırcı, “Çok fazla kanun çıktı. Ama o kanunlar o kadar sorunluydu ki, kısa süre içerisinde yeniden o yasalar gözden geçirilmek zorunda kaldı. Meclis, ‘kanun fabrikasına dönüştü’ denildi. Ama çok kısa sürede çok fazla yasa yapmasına rağmen, yasa yapma ihtiyacını gideremedi” değerlendirmesinde bulundu. 

    e-bültenimize abone olun!

    En Çok Okunanlar
    Yazarın Diğer Yazıları